asımın nesli hakkında;
mehmet akifin asım dediği biri vardır aslında. bu genç köse imamın
oğludur. çanakkale savaşı nedeniyle avrupa daki tahsilini yarım
bırakmış bir gazidir. akifin hem şahsiyeti hem de bilgi ve irfanı ile
sevdiği bir gençtir. çünkü o hem fiziki açıdan hasmının hakkından
gelecek kadar kuvvetli hem de ruhu ince ve duyguludur. akif onun
sohbetini ganimet bilmektedir. yani akifin idealindeki gençtir. bir
taraftan da duruşuyla, zulme isyanıyla, vakar ve hayasıyla kendi
seciyesini gördüğü gençtir.
Asım'in nesli... diyordum ya...nesilmiş gerçek:
işte çiğnetmedi namusunu, çignetmiyecek.
Şüheda gövdesi, bir baksana dağlar, taşlar...
O, rüku olmasa, dünyada eğilmez başlar,
konaklardaki anlatıcalardan bahsetmek istiyorum biraz;
eskiden istanbula gelen köylü memmed amcalar bir iş bulup yerleştikten sonra hemşerilerini gözetmek ve onları istanbulda bir arada tutmak adına bu tür eski konaklara yerleştirirlermiş. her odada misal bir aile yatar. wc banyo mutfak ortak kullanılır, çocuklar sırayla leğenlerde yıkanır, yemekler beraber yenir vs.
bu tür yorucu günlerin gecesinde en yaşlı olan kişi etrafına genci yaşlısı, çoluğu çocuğu ile bir halkayı toplar, ve başlar anlatmaya: zülfikardan, hz alinin cenklerinden, kerbelada yiten sürmeli kuzulardan velhasıl eski yeni, gerçek düş pek çok şeyi kurgulayarak anlatır. burda amaç kentin gece insanı yutan parlak ışıklarına ve türlü kötü alışkanlıklarına köyden yeni gelmiş çocukları kaptırmamak, onları bir arada tutmak, hikayeler aracılığı ile iyilikten erdemden doğruluktan bahsederek bir nevi önlem almaktır...
gerçi maalesef bir yere kadar başarılı olabilmişlerdir. sonra şehrin şuh kahkahalarına kapılan çoğu genç kaybolmuş şehrin batağında. anlatıcılar da hikayeleri ile göçüp gitmişler bu diyarlardan.......

kitabı yeni bitirdim. elimdeki iki hikaye kitabında farklı düşler peşine takılıp gitmekti amacım. lakin biri beni yarı yolda koydu, yada ben onu bilemiyorum. nazan bekiroğlunun cam ırmağı taş gemi kitabını "oflaya püfleye" alıyorum elime ben bitirine kadar nazan hanım üstüne üç kitap çıkarıırsa şaşmayacağım doğrusu...
ne diyordum diğer hikaye kitabı "menekşeli mektup" iki günde bitti. bana yazarın anlatım tarzı, eski hikaye anlatıcılarını anımsattı. hani eskiden tv olmadığı zamanlarda köy odalarında yahut büyük şehirlerin eski konaklarında -kırsaldan gelip kiracı olarak yerleşen ve sülalecek yaşayan çoğu işçi ve kabzımal olan doğulu insanların yaşadığı konaklar- hikaye anlatan adamlar... hani bir türlü bitmez masal, her soruya anlatıcı bir cevap verir, akıcı bir uslupla anlattığı için etrafını insanlar bir çember gibi sarar... iste onlar gibi anlatıyor mustafa kutlu. o anlatırken kendimi böyle bir çemberin bir ferdi gibi hissediyorum....
nazan bekiroğlu edebi açıdan zirvede tabiki. edebiyatın ağdası dile yapışınca okumak da haliyle zorlaşıyor. sanırım ara ara okumak lazım "cam ırmağı taş gemiyi"...
bu yüzden yandaki "ne okuyorum" kısmında bir kitap değişirken bir kitap hep sabit kalıcak sanırım....
sonsuz.

-kız bu hıyara aşık olmuş. bütün hikaye bu. ama aşk dediğin nedir ki?
postacı:
-nedir?
kahveci gülümsüyor, hafifçe eğilerek
-muhabbet iki başlı olacak arkadaş. tek taraflı oldumu sakat. kara sevdaya girer.
-çaresi?
hikmetli bir söz söylüyor kahveci;
-ya tahammül, ya sefer!
sf.59. menekşeli mektup/mustafa kutlu

kentin griliğinin üstüne indirilmiş bir darbedir kar. kar devrimdir. ve yazar der ki; devrim hayata yalın bir bakıştır

merhum mehmet akifi tanımam çok geç oldu ve bu yüzden ondan içten içe
defalarca özür dilemişimdir....
akif cumhuriyet sonrası mısıra gidişi yada hicret etmesinin
sebeplerinden bi kaç not;
mehmet akif mısıra gittikten sonra aleyhinde çıkarılan dedikoduları
ruhi naci şöyle tespit etmiştir: "o şapkadan kaçtı.onun taassubu
teceddüd inkilabını hazmedemedi.o metaina müşteri aramak için bir
islam pazarı aramaya gitti. o ecnebi diyarını öz vatanına tercih
edecek kadar hamiyetsizdir" demiştir.
oysa o mısısra giderken kendisine gitme diyenlere büyük bir teessürle
"arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar, ben vatanını satmış memleketine
ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum ve işte
bundan dolayı gidiyorum.
mehmet akif ersoy, ertuğrul düzdağ sf.90
kitabın yazarı bu olayı yorumlarken şöyle demiş, onun gitmesi
sağduyulu bir davranıştı. eğer gitmeseydi yasaklı listesine alınacak,
belki hapsolacak, eserleride yasaklanacaktı.
*****
ayrıca akifin veteriner olduğunu, fransizcayı öğrenirken diğer yandan yirmili yaşlarında kendi kendine kuranı hıfz ettiğini, istanbul boğazını yüzerek geçtiğini, yağlı güreş yaptığını da hatırlatalım.
"tahsili aliyi bitirdikten sonra hafız oldum. fakat ondan evvel kuranı okuya okuya gayet pişkin bir hale getirdiğim içinzaten hıfz ile aramda bir mesafe yoktu. az bir müddet içinde kuranı ezberleyiverdim."
****
efendim kanal 7 önümüzdeki günlerde akifin hayatını dizileştirecekmiş diye duydum. sanatsal olarak iyi olacağını sanmıyorum. stv ve kanal 7 nin bu tür eksikleri var, mesela bakın yaprak dökümünün çekimlerine görüntülerde bir derinlik var. ışık ve resim seçicilik çok iyi.
sonsuz
"geçmiş zaman gitgide daha da daralan bir çembere dönüşüyor benim için. bu yüzden yürüken dönüp arkasına bakmayanlardanım ben de."
"yaşlı kadının bir daha üzerine olmayacak parlak kırmızı kumaştan yapılmış elbisesi gibi bakıyorum güzel günlere"
tarık tufan/ hayal meyal.sf.99
hayal meyali okudum.
başlarda açıkçası şöyle bir duygu hissettim; hani koşturmacayla geçen bir gün içinde televizyonda bi türk filmi başlar. önce dalga geçersiniz, sonra eleştirirsiniz, sonra ucundan ucundan bakmaya başlarsınız. sonra bi bakmışsınız ki filmi resmen izliyorsunuz. (yaşadığım anı amma benzettim ha cuk oturdu)... işte aynen böyle başladı. daha sonra sardı kitap...
lakin kitabın bitişindeki kurguyu istediğiniz gibi aktaramadığınızı düşünüyorum. okuyucuya farklı pencereleri açık bırakmak istemiş olabilirsiniz. ama bunu da daha başarılı şekilde yapabilirdiniz.
diye düşündüm.
sonsuz selam eder, başarılar dilerim.
sonsuz